Başlıktaki özelliği taşıyan üniversiteyi hemen söyleyeyim: İstanbul Üniversitesi. Maalesef ben bu üniversitede okuyorum. Şu günlerde herkes tatildeyken daha bizim finallerimiz bile bitmedi. Bir de bunun bütünlemesi var onu da siz düşünün.
Bu havalarda insan nasıl sınavlara odaklanabilir ki? Sınava girince herkes öyle bir bunalıyor ki soruların cevabını bilse bile yazamıyor. Sanırım bu duruma yeni rektör bir çare bulacak. Duyduğumuza göre bundan sonra İÜ de erken açılıp erken kapanacakmış. İnşallah uygulanır da bizden sonrakiler rahat eder. Benim (eğer uzamazsa) 1 senem var okulun bitmesine.
Haberlerde, televizyonlarda, kısacası bütün medyada üniversiteden bahsedildiğinde değişmeyen standart bir fotoğraf vardır. O da bizim okulun meşhur büyük giriş kapısı. Ama maalesef ben o kapıdan sadece 1 defa geçebildim. Fakültelere arası geçiş yasak...
İstanbul Üniversitesi, bildiğiniz üzere Türkiye'nin en eski üniversitesi. Maalesef hâlâ da "eski" kalmaya devam ediyor. İkinci eskiyi hangi anlamda kullandığımı anlamışsınızdır umarım. Edebiyat Fakültesi'nde okuduğum için orayla ilgili konuşacağım. Okul çok eski. Tadilattan geçmesinin gerektiği apaçık ortada ama hiçbir şey yapılmıyor.
Edebiyat'ta erkekler tuvaletinin sadece en alt katta olduğunu söylesem inanır mısınız? Tuvalete gitmek için benim 5 kat aşağıya inmem gerektiğini biliyor musunuz? Tuvalette işim bitince 5 kat yukarıya tırmanmam gerektiğini zaten tahmin etmişsinizdir. Neden? Çünkü asansör kullanmak yasak öğrencilere. Kapılar sadece anahtarla açılabiliyor.
Peki ne yapılabilir? Üst katlardaki kızlar tuvaletlerinden sadece bir tanesi erkeklere tahsis edilemez mi? Veya asansörler değiştirilip yerine daha yeni ve büyük asansörler getirilemez mi? Öğrenciler kullansa ne olur? Çocuk muyuz biz?
Çok konuştum biliyorum ama bizim üniversitenin tek sevdiğim yanı yemek fiyatları. esi:) Sadece 50 kuruş. Örnek olarak size Cuma günkü ve yarınki menüleri yazayım.
Cuma: Kadınbudu Köfte (Garnili), Şakşuka, Cacık, Kiraz. Öğünlük kalorisi 1182 olan bu menü sadece 50 kuruş.
Pazartesi: Beğendili Rosto Et, Zeytinyağlı Taze Fasülye, Karışık Dondurma, Söğüş Salata. Öğünlük kalorisi 1213 olan bu menü de sadece 50 kuruş.
Karışık dondurmanın 2 adet Algida Kup'tan oluştuğunu da hatırlatayım.
Pazar, Haziran 28, 2009
Cuma, Haziran 19, 2009
Ben Küçükken ... Zannederdim
İnternet âleminde, mail gruplarında dolaşan bâzı geyikler vardır. İşte onlardan bir tanesi de aşağıda gördüğünüz "Ben küçükken ... zannederdim." geyiğidir. Sizlerin de mutlaka bu cümleyle başlayan anılarınız olmuştur. Onları da yorum bölümüne siz yazarsanız sevinirim:
* Ben çocukken salaktım. Edip Akbayram´ın ismini Edi zannederdim. Yani o, benim için 'Edi Pakbayram'dı.
* Ablama "Nasıl olur da koca bir günü canın sıkılmadan evde oturarak geçiriyorsun?" diye sormuştum. "Büyüyünce insanın canı sokakta oynamak istemez ki" cevabını vermişti. Uzunca bir sure büyüyüp büyümediğimi anlamak için kendime, "Canın sokakta oynamak istiyor mu?" diye sormuştum.
* Annem erkeğin cinsel organını 'pipi', kadınınkini 'kutu' olarak tanımlamıştı. O zamanlar TRT´de Cenk Koray´ın sunduğu ´Tele Kutu´ diye bir yarışma vardı. Yarışmacılar, "Hayır Cenk Bey, ben kutumu açmak istiyorum" deyince koşarak odadan kaçardım.
* Sabahları kalktığımda aklımın hâlâ yerinde olup olmadığını anlamak için 2+2, 3+4 gibi toplama işlemleri yapardım. Sonuçlar doğru olunca da çok sevinirdim.
* Dedemle parka gittiğimiz bir gün TRT´ciler çekim için oradaydı. Beni oynarken çektiler. Yayın günü bizim aile, jeneriğinde gözüktüğüm çocuk programını izlemek için televizyon başına gecti. Kendimi ekranda görünce, "Beni niye parkta unuttunuuuuz?" diye gözyaşlarına boğulmuştum.
* ´Geri vites´ kavramım yoktu. Şoför, kolunu koltuğa atıp arkaya doğru bakınca araba otomatikman geri geri gidiyor zannederdim.
* Benden büyük kuzenlerim dondurmacıların dondurma külahlarının sivri kısmıyla kulaklarını karıştırdığını söylemişti. İnanmıştım. Hâlâ da külahların sivri kısımlarını yemem, çöpe atarım.
* Babaannem bir gün gelirse sevdiğim dizilerin olmadığı bir gün gelsin istiyordum.
* Abimle Karaoğlancılık oynardık. O Karaoğlan olurdu, beni de Bizans askeri yapardı. Sonra evire çevire döverdi. Çok mühim bir şey yaptığımı sandığım için canim yansa bile hiç sesimi çıkarmazdım.
* Yeşil ve siyah zeytinin ayrı ağaçlarda yetiştiğini sanırdım.
* Bulmacalardaki 'annenin erkek kardeşi´ kısmına dayımın beş harfli ismini sığdırmaya çalışırdım.
* Anaokulunda patates baskısı yapmayı öğrenmiştik. O kadar hoşuma gitmişti ki evde duvarlara, masa örtülerine filan basmıştım.Ancak sanat merakım annemin yeni aldığı beyaz eteğe patatesi yapıştırmamla son bulmuştu.Hem gönlünü almak hem de el koyduğu patateslerime kavuşmak için dahiyane bir fikirle öğretmenimin yanına gittim. ´Annem´ yazısını patatese oydurttum. Sevinçle eve gelerek soyundum. Renkli boyalara batırdığım patatesi vücudumun her tarafına bastım. Sonra da annemin karsısına gectim. Beni o halde gorunce ağlamaya başlamıştı.
* Madonna ile Maradona´yı kardeş zannederdim. Kendi kendime "Bunların babası ne şanslı be. Bir çocuğu futbolun kralı, biri müziğin kraliçesi" derdim.
* Birinden özür dilediğim zaman Allah´ın bana bir özür vereceğini sanırdım. Sakat olacağımı düşünüp hemen dilediğim özrü geri alırdım.
* Kurban Bayramı´nda toplanan derilerden uçak yapıldığını sanırdım. Uçakların dış yüzeyinin bu derilerle kaplandığı için Türk Hava Kurumu´nun topladığını düşünüyordum. Uçak kaçırma filmlerinde silahla ateş edildiğinde ya da bomba patladığında, "Ayyy! Deri delindi!" derdim.
* ´Gil´ diye konuşanları fakir zannederdim.
* Annem banyodan çıktıktan sonra babamın söylediği, "Sıhhatler olsun" lafını "Saatler olsun" diye anlardım. Bunun da "Banyoda amma çok kaldın" gibi bir şey demek olduğunu sanıp babamın anneme kızdığını düşünürdüm. Annemin buna karşın niye sadece "Sağol" dediğini merak ederdim. "Ne kibar kadın" derdim.
* Ben çocukken salaktım. Edip Akbayram´ın ismini Edi zannederdim. Yani o, benim için 'Edi Pakbayram'dı.
* Ablama "Nasıl olur da koca bir günü canın sıkılmadan evde oturarak geçiriyorsun?" diye sormuştum. "Büyüyünce insanın canı sokakta oynamak istemez ki" cevabını vermişti. Uzunca bir sure büyüyüp büyümediğimi anlamak için kendime, "Canın sokakta oynamak istiyor mu?" diye sormuştum.
* Annem erkeğin cinsel organını 'pipi', kadınınkini 'kutu' olarak tanımlamıştı. O zamanlar TRT´de Cenk Koray´ın sunduğu ´Tele Kutu´ diye bir yarışma vardı. Yarışmacılar, "Hayır Cenk Bey, ben kutumu açmak istiyorum" deyince koşarak odadan kaçardım.
* Sabahları kalktığımda aklımın hâlâ yerinde olup olmadığını anlamak için 2+2, 3+4 gibi toplama işlemleri yapardım. Sonuçlar doğru olunca da çok sevinirdim.
* Dedemle parka gittiğimiz bir gün TRT´ciler çekim için oradaydı. Beni oynarken çektiler. Yayın günü bizim aile, jeneriğinde gözüktüğüm çocuk programını izlemek için televizyon başına gecti. Kendimi ekranda görünce, "Beni niye parkta unuttunuuuuz?" diye gözyaşlarına boğulmuştum.
* ´Geri vites´ kavramım yoktu. Şoför, kolunu koltuğa atıp arkaya doğru bakınca araba otomatikman geri geri gidiyor zannederdim.
* Benden büyük kuzenlerim dondurmacıların dondurma külahlarının sivri kısmıyla kulaklarını karıştırdığını söylemişti. İnanmıştım. Hâlâ da külahların sivri kısımlarını yemem, çöpe atarım.
* Babaannem bir gün gelirse sevdiğim dizilerin olmadığı bir gün gelsin istiyordum.
* Abimle Karaoğlancılık oynardık. O Karaoğlan olurdu, beni de Bizans askeri yapardı. Sonra evire çevire döverdi. Çok mühim bir şey yaptığımı sandığım için canim yansa bile hiç sesimi çıkarmazdım.
* Yeşil ve siyah zeytinin ayrı ağaçlarda yetiştiğini sanırdım.
* Bulmacalardaki 'annenin erkek kardeşi´ kısmına dayımın beş harfli ismini sığdırmaya çalışırdım.
* Anaokulunda patates baskısı yapmayı öğrenmiştik. O kadar hoşuma gitmişti ki evde duvarlara, masa örtülerine filan basmıştım.Ancak sanat merakım annemin yeni aldığı beyaz eteğe patatesi yapıştırmamla son bulmuştu.Hem gönlünü almak hem de el koyduğu patateslerime kavuşmak için dahiyane bir fikirle öğretmenimin yanına gittim. ´Annem´ yazısını patatese oydurttum. Sevinçle eve gelerek soyundum. Renkli boyalara batırdığım patatesi vücudumun her tarafına bastım. Sonra da annemin karsısına gectim. Beni o halde gorunce ağlamaya başlamıştı.
* Madonna ile Maradona´yı kardeş zannederdim. Kendi kendime "Bunların babası ne şanslı be. Bir çocuğu futbolun kralı, biri müziğin kraliçesi" derdim.
* Birinden özür dilediğim zaman Allah´ın bana bir özür vereceğini sanırdım. Sakat olacağımı düşünüp hemen dilediğim özrü geri alırdım.
* Kurban Bayramı´nda toplanan derilerden uçak yapıldığını sanırdım. Uçakların dış yüzeyinin bu derilerle kaplandığı için Türk Hava Kurumu´nun topladığını düşünüyordum. Uçak kaçırma filmlerinde silahla ateş edildiğinde ya da bomba patladığında, "Ayyy! Deri delindi!" derdim.
* ´Gil´ diye konuşanları fakir zannederdim.
* Annem banyodan çıktıktan sonra babamın söylediği, "Sıhhatler olsun" lafını "Saatler olsun" diye anlardım. Bunun da "Banyoda amma çok kaldın" gibi bir şey demek olduğunu sanıp babamın anneme kızdığını düşünürdüm. Annemin buna karşın niye sadece "Sağol" dediğini merak ederdim. "Ne kibar kadın" derdim.
Pazar, Haziran 14, 2009
Blog Yazarları Derneği İstanbul Buluşması'ndaydım

Asıl uzun ismi İnternet ve Blog Yazarları Derneği olan İBYD'nin İstanbul buluşmasına gittim bugün. Saat 18:00'de Beşiktaş'taki Kuka Kafe'de olan etkinliğe blog yazarı olmayan arkadaşım İbrahim Mutlu ile katıldım.
Mekana gitmeden önce Mustafa Sonver'le buluştuk ve yola koyulduk. Vardığımızda sadece Ömer Karapınar vardı. Biraz muhabbetten sonra diğer arkadaşlar da geldi ve toplamda 20 kişiye ulaştık.
Buluşmanın gündem maddesi derneğin kurulması, kuruluş amacı, misyonu, vizyonu üzerineydi. Çok güzel fikirler ortaya atıldı ve o fikirler üzerine tartışıldı. Ben de bir başka yazımda derneğin neler yapabileceği hakkındaki görüşlerimi paylaşmayı düşünüyorum. Şimdi buraya yazarsam pek etkili olmaz.
Buluşmamız normalde 2 saat sürecekti ama biz tam 5 saat devam ettirdik ve saat 23:00'te KFC'den ayrıldık. Daha önce sadece adını duyduğum blog yazarı arkadaşlarla tanışma fırsatı buldum. Bunların içinde hatırlayabildiklerim Elif Yılmaz, Mert Alemdar, Ömer Enis, Ömer Karapınar, Ahmet Alp Balkan, Volkan Yılmaz, Nesil Var, Çağatay Aktürk, Harun Güven, Fatih Taşkıran... (Yorum yazanın linkini eklerim. :))
Böyle bir toplantıya uzun zamandır ihtiyaç vardı. Yeni blogcularla tanışmak, yeni arkadaşlar edinmek çok güzel duygular. İBYD'ye ve toplantıya katılanlara çok teşekkür ederim...
(Buluşmada fotoğraf çeken arkadaşlarımız oldu. Onlardan alıp bir tane de ben koyayım buraya bari.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

